Yazar arşivleri: mgencer

Çeviklik her yerde

Yeni ürün geliştirmede çeviklik denildiğinde akla yazılım firmaları veya teknoloji firmaları gelir. Ancak günümüzde her sektörden firma pazar taleplerine hızlı ve doğru tepki vermek için çevik süreçlere ihtiyaç duyuyor. Doktora öğrencim ve Bosch Ürün Geliştirme yöneticilerinden A. Kadir Özgen’in doktora çalışmasından çıkan yeni makalemiz bunun nasıl yapılabileceğini ele alıyor. Ev aletleri sektöründe yeni ürün geliştirme yazılımdan çok farklı. Bir üründe kullanılan bileşenler başka birçok üründe de kullanılıyor ve istediğiniz gibi değiştiremiyorsunuz; ürünler arasında çok fazla karşılıklı bağımlılık var. Tam da bu sektörde yeni ürün geliştirmenin bu karmaşık doğası nedeniyle çevik geliştirme süreçlerini uygulamak gerekiyor. Ancak yazılım gibi dijital ürünler için uygun olan bu süreçler geliştirme ekibinin başka şehir ve ülkelerde (hatta alakasız saat dilimlerinde) bulunduğu ve fiziksel ürünün başında toplanıp yüz yüze konuşamadığı durumlarda nasıl uygulanacak? A. Kadir Özgen’in çalışması çevik geliştirme yöntemlerini bu koşullarda uygulanma zorluklarının arkasındaki kök nedenlere iniyor. Birçok projede çalışan ekip üyeleriyle yapılan mülakatlerle uygulamadaki güçlüklerin ve ekibin ürettiği çözümlerin analizini yapıyor. Sonrasında da bize imalat sektöründe çevik ürün geliştirme süreçlerini başarılı bir şekilde yürütmenin yollarını gösteriyor. İlgilenenler için keyifli bir okuma dileriz.

Sokrates’ten Pearson’a: veri, kesinlik, ve olasılık

Öğrencilerle konuşunca bilimin gelişimindeki temel dönüm noktalarından ne kadar habersiz olduklarını fark etmek her seferinde beni şaşırtıyor ve biraz da üzüyor. İlkokuldan liseye 12 yıl boyunca her sabahın köründen akşamın karanlığına kadar ömrünü okulda çürüten bu genç insanlara, ne bileyim mesela Galileo’nun bilimde nasıl bir ilerlemeyi temsil ettiğini, ondan öncesinin ve sonrasının nasıl farklı olduğunu anlatmışlardır diye düşünüyor insan. Ama nafile. Osmanlı’nın o dönemde yaptığı savaşları filan ezberliyorlar, ama aynı dönemlerde bilim ve uygarlığın ileriye gitmesine (ve Osmanlı’nın o savaşları kaybetmesine) yol açan “fikri gelişme”lerden habersiz görünüyorlar. Bir takım isim/yer/tarih ezberi… o da zamanla hafızada silinir gider zaten. Sevgili dostum Uğur Değirmencioğlu’nun çok güzel tespit ettiği gibi bizim eğitim sistemimizde bilgiler birbiriyle bir ilişkisi kurulmadan öğrencilere veriliyor. Dolayısıyla Galileo hakkında her ne öğrendilerse onu da bir tarihsel gelişim çizgisinin parçası olarak göremedikleri için kolayca unutuveriyorlar. Adamın teleskobu icat ettiğini öğretmişler ama bunun neden o kadar gürültü patırtı koparttığını pek anlatamamışlar… Galile kimmiş, Steve Jobs iphonu’u icat etti beah.

Eğitimci olduğumuza göre şikayet etmek yerine durumu düzeltmeye çalışmak lazım. Sosyal bilimlerde veri ve istatistiğin kullanımı ile ilgili bir dersin açılış haftasında ben de bunu yapmaya çalıştım. Belki birkaç öğrenciye daha ulaşabilirim umuduyla anlattıklarımı buraya da yazarak paylaşıyorum.

Çizgiyi Sokrates’ten başlatalım. Sokrates bir anlamda bilimi icat etti, yani doğanın güçlerine karşı insanın bilgisini arttırarak gelişebileceği iddiası ve inancını. Ayrıca bunu yapmak için temel bir yöntem ortaya koydu: dialogos. Bu insanlar diyalog ve konsensus yoluyla yeni bilgilere ulaşırlar (farklı seslerin kafasına vurarak değil, o yüzden antik Yunan’da demokrasi falan..). O yöntemle yapılan ilk bilimsel symposium’dan bu yana bu yöntemi kullanıyoruz (sempozyum bir buçuk saat sürmüş, Sokrates’e de “yirmi dakika konuştu, amma uzattı” diye bozuk atmışlar). Halen de bilimsel araştırmalar ancak alanında yetkin hakemlerin fikir birliği etmesi yöntemi ile yayınlanabiliyor ve bilimsel literatüre giriyor. Öte yandan bu ilk döneminde bilim öyle gözleme ve veriye dayalı değil, bilim insanının retorik geliştirme ve ikna kabiliyetine dayanıyordu. Astronomiyle uğraşanlar bile ölçüm yapma ve veri toplama pratiğine sahip değillerdi. O haliyle bile bilimsel yöntemin ve felsefesinin yarattığı değişim dalgası hakim sınıfı korkutunca Sokrates’i ölüme mahkum ettiler.

Sonrasında bilim öyle hızla filan gelişmemiş. İmparatorlukların ticaret ve savaş filolarının işine yarayacak astronomi, navigasyon, ve onunla ilgili matematik araştırmaları var. Ama Roma ve Arap imparatorlukları bundan fazlasına izin vermemiş. Bilimin bir sonraki büyük adımı İtalya’da Galileo ile oldu. Galileo maddenin evrensel yasalara tabi olduğu ve bunların ölçme ve deney ile ortaya çıkartılabileceği iddiasını ortaya attı. Tabii bunun anlamı bilimin de (1) evrensel ve (2) ölçmeye dayalı olmasıdır. Ölçme kısmı için teleskopu tasarladı. Ama katolik kilisesi tarafından hapse mahkum edilmesi bundan değildi. Dünyanın her yerinde bilim insanlarının gök cisimlerini gözlemlediğini ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü (kilisenin dediği gibi tersi değil) “ölçümlerle” yani yadsınamaz biçimde ortaya koyduğunu düşünün. Bundan korkan kilisenin gücü Galileo’yu hapsetmeye yetti, ama korku duvarının yıkılmasını engelleyemedi. Onun attığı tohumlar birçok yerde yeşerdi. Ölçüme dayalı bilim matematikle birleştiğinde muazzam etkileyici sonuçlar ortaya koyuyordu. Bir süre sonra Avrupa’nın genç nesil ve vizyoner bazı hükümdarları bu yeni bilimin iktidarlarına kiliseden daha fazla güç katacağını fark ettiler ve o zaman işler hızla değişmeye başladı.

Buradan gözlem, deney ve ölçüme dayalı bilimsel yöntemin kabul gördüğü ve bazı iktidarlar tarafından da fonlandığı bir dönemde yaşamış olan Gauss’a geçelim. Onun döneminde ölçüme dayalı bilimsel yöntem ile istatistik arasındaki köprü ortaya çıkıyor. Gauss şunu fark etmişti: astronomide yapılan ölçümler yeterince hassas değildi (hep daha hassasını isteriz), ve aynı şeyi ölçenler farklı ölçümler buluyorlardı. Dolayısıyla yapılan ölçümlerin hepsi az ya da çok yanlıştı. Bu ölçümlerden birini seçmek için Sokrates’in diyalog ve ikna yöntemi uygun değildir. Yine de gezegenlerin yörüngesi vb. ile ilgili bir sayı belirlemek gerekir. Şöyle düşünün hepimiz bir dart tahtasına dart atıyoruz, hiçbirimiz ortaya denk getiremesek bile onun civarına denk getiriyoruz. Ve dart tahtasının “kesin” olarak bir ortası var. Gezegenlerin de mesafelerinin kesin bir değeri olmalıydı. Peki hepsi az veya çok hatalı ölçümlerden bu değeri nasıl bulacağız? Bugün “normal” dağılım olarak ta adlandırdığımız Gauss dağılımı bu gerçek değeri belirlemek için ortaya atılan bir yöntem ve ilk istatistik çalışmalarından biri olarak ortaya çıktı.

Aynı sıralarda Avrupa’da, etkisi Amerika’ya kadar hissedilen bir devrim olmaktaydı. Yeni Fransa Cumhuriyeti’nde dikkatler astronomiden farklı bazı alanlara yönelmişti. Yeni cumhuriyet kralın aklının yerini alan bilimsel akılla yönetilmeliydi. Doğum, ölüm, hastalık istatistikleri yapılmalı ve devletin vereceği sosyal hizmetler buna göre planlanmalıydı. Gelir ve meslek istatistikleri ise sigortacılıktan vergi politikalarına ve savaş hazırlıklarından endüstriyel kapasite planlamasına kadar birçok iş için lazımdı. Dolayısıyla ölçüme dayalı bilimsel yöntemin sağlık, toplum ve ekonomiyi konu alan bilimlerde kullanılmaya başladığı önemli bir bilimsel açılım dönemi başladı. Bu dönemde Quetelet ilginç bir isimdir1. Gauss aynı gezegenin farklı astronomlar tarafından yapılan ölçümleri için bir istatistiksel yöntem geliştirmişti. Quetelet’e göre Fransa’daki insanların, örneğin yaşam süreleri ile ilgili kayıtları bir araya topladığınızda Fransız (büyük harfle, genel) ile ilgili farklı ölçümleri toplamış oluruz. Dolayısıyla Gauss’un geliştirdiği yöntemleri bu verilere uygulayarak Fransız’ın yaşam süresini, boyunu, karısını boşama ihtimalini, vb. ölçmüş oluruz. Quetelet’in fikri ölçüme dayalı (ampirik) sosyal bilimlerin ortaya çıkışındaki ilginç dönüm noktalarından biridir. İstatistiksel yöntemlerin astronomi, tıp ve doğa bilimlerinden çıkıp ölçme ve deneye dayalı insan ve toplum bilimlerine bu şekilde uyarlanması önemli gelişmelerin önünü açar. Tabii bu gelişmelerin yanı sıra örneğin karısını aldatma ihtimali açısından Fransız’ın İngiliz’le (büyük harf) karşılaştırılması gibi komiklikler de olmuştur. Ama neticede 1800lerin ortalarına doğru bugün yaşadığımız veri çılgınlığına (“büyük veri” falan filan) benzer bir çılgınlık modernleşme yolundaki birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’da yayılır, devletlerin kurduğu istatistik büroları tarafından yürütülen ve desteklenen bir temel devlet fonksiyonuna dönüşür (ama TUİK’in yeri apayrı:).

Son isim olarak Pearson’a değineceğim. Gauss’un gezegenlerinin arasındaki mesafenin “kesin” bir değeri olması gerektiğini biliyorlardı (kuantum mekanik henüz keşfedilmemişti). Ya da suyun belirli bir basınçta kaynamaya başlayacağı sıcaklık kesindir. Ama insan ve toplum karmaşıktır. Örneğin belirli bir sosyal çevre ve eğitim geçmişine sahip bir kısım kişiler suça yönelirken diğerleri yönelmez. Peki eğitim ile suç arasında bir ilişki olup olmadığını “kesin” olarak söyleyebilir miyiz? Sosyal ve psikolojik olgular gibi konularda var olan ve çoğunu bilemediğimiz karmaşık neden-sonuç ilişkileri söz konusu iken bilimsel yargılara nasıl varabiliriz? Pearson’un önemli katkısı ile müstakil bir bilimsel disiplin olarak ortaya çıkan istatistik bu sorularla uğraşmaktadır. Kendisiyle başlayan çalışmalar sosyal bilimlerde kesinliği bir süreklilik (coninuum) haline getirdi. Böylece eğitim ve suç ilişkisi, örneği %95 kesin ise biz bunu bir neden sonuç ilişkisi olarak kabul ediyoruz. Yok daha düşük bir kesinlik değeri var ise reddediyoruz veya daha detaylı bir inceleme gerekiyor.

Bu gelişim hikayesi burada bitmeyecek elbette. Genç öğrencilerimiz bu istatistik yöntemlerini uygulayıp işlerinin biteceğini sanmasınlar. Öncelikle niceliğin yanına “niteliksel” araştırmalar gerekir. Ölçümler örneğin bir yemeğin malzeme listesi gibidir. Tek başına malzeme listesi bu malzemelerin hangi sırayla nasıl birleşip bir yemeği oluşturduğunu açıklamaz. Sosyal bilimlerde de ölçümlerin, anketlerin yanı sıra olgunun nasıl işlediğini anlamak için mülakat vb. yöntemler gerekir. İkinci olarak karşımızda çağımızın devasa bir sorunu var: sürdürülebilirlik. Sokrates’in başlattığı, insanın doğaya egemen olabileceği düşünün sonuna geliyoruz. Mars’ta koloni hikayelerini boş verin; bu gezegende doğayla uyumlu yaşamanın yollarını bulmak zorundayız. Bu da bize yeni bir bakış açısı gerektiriyor. Bilgiyi ne için kullandığımız konusunda sorumluluktan daha fazla kaçamayız. Nietzce’nin uzun zaman önce saptadığı gibi.

1Detaylar için bkz: Ian Hacking, “Şansın Terbiye Edilişi”, Metis Yayınları, 2005.

İşletme bilimi

“Ne için çalışırız?”… “İşletmeler neden vardır?” … bunları bir işletme okulunda sorduğunuzda sınıfın arka sıralarından bir öğrenci nihayet cevabını bildiği bir soruya denk gelmişçesine hevesle el kaldıracaktır: “Para için”.

Çok basit ve aşikar görünen bu cevabın yanlışlığı ve sığlığı işletme biliminin en heyecan verici ve en zorlayıcı tarafı olsa gerek. Şöyle düşünün: bir işletmenin para için var olması bir insanın nefes almak için var olması ile eşdeğer bir durum. Oysa çoğumuz “ne için yaşıyorum?” sorusuna “nefes almak için” diye cevap vermeyiz; hatta akla ilk gelen cevap bu ise ortada ciddi bir sorun olduğunu düşünürüz (psikiyatristlik bir durum). İşletmeler de bir para okyanusunda yaşayan sosyal varlıklar, ve evet nefes almaları bir zorunluluk. Ama yaşama sebebi bu mudur yani…

Çok yakında bir yılı dolacak: Bartın’daki maden ocağı patlamasında 42 insan öldü. Olaydan bir süre önce çalışma ortamında gaz kaçağı olduğu şüphesini yöneticisine aktaran ve gaz dedektörü talep eden işçi yöneticisinden “bize kömür lazım sizin keyfiniz değil” yanıtını almış1. Tercümesi “bu kömür işletmesi sadece para için var, siz insanların bir önemi yok”. Olay bu kadar trajik ve ölümle ilgili olduğunda işletmenin “para için” var olduğu cevabının yanlışlığı çok aşikar. Oysa diğer herhangi bir durumda “para için” cevabı ile ilgili duyduğum endişeyi dile getirsem birçok kişi yersiz bulacak, “felsefe yapma hoca” diye düşünecektir.

Ama dedim ya bu cevabın doğruluğu veya yanlışlığı bizim bilim alanımızın en heyecan verici taraflarından biri. Şöyle düşünün: “para için” cevabının basitliği para okyanusundaki birçok varlığın durumunu tarif etmek için geçerli olabilir, ama sistemde anahtar öneme sahip varlıkları tarif etmekte işe yaramaz. Bizim gerçekten başarılı bulduğumuz işletmeler ortaya ciddi bir katma değer önerisi koydukları, insanların ihtiyaçlarına yeni ve özgün çözümler üretebildikleri için çok para kazanırlar ve büyürler, tersi değil. Bu yüzden biz işletme bölümünde geleceğin yöneticilerini eğitirken örnek vaka olarak Apple’ı ve Steve Jobs’u inceliyoruz, Soma maden işletmesini ve 301 işçinin ölümünden sorumlu genel müdürü Ramazan Doğru’yu değil2 Ramazan gibiler ancak “heterodoks” sistemler içerisinde korunarak, ve ancak kısa süreli bir başarı gösterebilirler.

Apple veya Google gibi bir işletmeyi ise Soma örneğini takip ederek kuramaz ve yönetemezsiniz. Bunun ilginç bir nedeni var: ekonominin normal bir günde ve sistemin sıradan aktörleri için işleyen kuralları “gelişme”yi ve dönüşümü açıklayamaz3. Gelişmeye neden olan şeyler birilerinin ekonominin normal akışını “bozma”sı ile oluşur. İnovasyon (yenilikçilik) yazınında İngilizce “disrupt” denilen, Türkçe aksatma, bozma, altüst etme diye tercüme edebileceğimiz bu durum Google veya Apple gibi bir işletmenin kendi pazarını yaratan bir ürün veya hizmetle (örn. Akıllı telefon) sahneye çıkması ve hep var olacağını sandığımız bazı pazarların da (örn. tuşlu cep telefonu) akşamdan sabaha yok oluvermesi durumudur. Ekonomi bilimi normal durumu inceler ve anormal durumları (kriz) bertaraf etmeye çalışırken, işletme bilimi tam da bu normal durumu bozan işletmelerin nasıl yönetileceğiyle ilgilidir diyebiliriz. Bir anlamda iyi bir yöneticinin derdi daha iyi bir sistem yaratmak için var olanı zorlayıp çatlatmak, ve çatlaklardan yeni bir yol açmak olmalıdır. Elon Musk muhtemelen çok kötü bir bankacı veya ekonomist olurdu, ama yönetici ve girişimci olarak biçilmiş kaftandır. Bu yüzden bu kadar para hesabı yapan fon yöneticileri milyarlık füzeleri çiklet tükürür gibi patlatan Elon Musk gibi adamların peşinde koşarlar. “Normal” para hesabı kafasıyla yapılamayacak o işler tam da eninde sonunda en büyük parayı doğuran işlerdir çünkü.

Bu nedenlerdendir ki “nasıl yönetmeli” sorusu işletme yönetiminin sonucu olan para ile değil nedeni olan insan ile ilgili olarak cevaplanabilir ancak. Soma ve Bartın’daki maden işletmeleri bu yoldan gitseydi yüz karası değil yüz akı işletmeler olabilirlerdi. Hatta muhtemelen fosil yakıt işinden hemen çıkar ve gerçekten geleceği olan bir şeyler ortaya koyarlardı.

İki gün sonra yeni bir eğitim yılı başlıyor. Biz de öğrencilerimize sıra dışı bir şeyler yapabilmeleri, sıradan olanın ötesini görebilmeleri için elimizden geldiğince iyi bir eğitim vermeye çalışacağız. Yoksa sıradanlık için zaten bir eğitime ihtiyaçları yok. Yeni eğitim dönemi hepimize hayırlı olsun.

1https://www.karar.com/guncel-haberler/bize-komur-lazim-sizin-caniniz-degil-1697641 (30 Eylül 2023)

2https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-65582766 (30 Eylül 2023)

3McCloskey, D. N. (2010). Bourgeois dignity: Why economics can’t explain the modern world. University of Chicago Press.

“Uygulamalı Sosyal Ağ Analizi” Türkçesi yayınlandı

Önceki yıl İngilizce olarak yayınlanan kitabım şimdi Türkçe olarak basıldı. Sosyal ağ analizi alanında hem kuramları öğrenmek hem de uygulamalar yapmak isteyen araştırmacı ve öğrencilere yönelik kitap her bölümde vaka analizleri ve R platformu için uygulama örnekleri sağlıyor.

Süreçteki katkıları için Tüm İzmir Ekonomi Üniversitesi Yayınları ekibine, özellikle de editörümüz Raşit Çavaş’a teşekkürler.

Kitabı birçok noktada bulabilirsiniz. Yayınevinin sayfası kitabın künye bilgileri ve örnek bir kısmını sunuyor. Idefix gibi birçok noktada satılıyor olacak. Keyifli okumalar.

Uygulamalı sosyal ağ analizi-kapak

iyi iş … kötü iş …

Bir işletme hocası olarak son günlerdeki Migros haberlerini ilgiyle izliyorum. Önceki gün şirketin çok sayıda çalışanı ücret iyileştirme talepleriyle şirket yönetim kurulu başkanı Tuncay Özilhan’ın evinin önünde bir protesto gerçekleştirdiler ve polis tarafından gözaltına alındılar. Gözaltına alınan işçilerden birinin gözyaşları içerisindeki fotoğrafı da sosyal medyada çok yankı buldu. Bu sahneye işletme veya idari bilimler açısından nasıl bakabiliriz?

Aynı soruyu yıllar önce Beyza Oba hocamla beraber yazdığımız bir kitap bölümünde Soma maden faciası ile ilgili olarak sormuştuk*. İşletmeler ve yöneticiler böyle olaylarda nasıl tepki veriyor? Neden işletme bilimi tam da kendi uzmanlık alanları olan bu konuda hiçbir şey söyleyemiyor? Sorunun cevabı ithal kapitalizmin ve ona yönetici yetiştiren işletme okullarımızın çarpık felsefesine ve tarihçesine uzanıyor. O akademik metinde yazdıklarımı burada tekrar etmeyeceğim. Ama ana fikir şudur: bir işletme sosyal bir varlıktır, ve bu varlığı sadece parayla tarif edemezsiniz. O şekilde tarif etmekte ısrar ederseniz kötü bir iş çıkar ortaya. Sadece çalışanlarına yansıyan bir kötülük değil bahsettiğim; o zaten aşikar. Bu bakışın görmezden geldiği insani sınırlar aynı zamanda bu süfli Türk şirketi ile Silikon Vadisinin veya Kuzey Avrupa’nın başarılı işletmelerini ayıran görünmez sınırlardır. Sınırın diğer tarafında çok daha iyi işler var (mükemmel değiller, ama işletme biliminin teşhis edebildiği kadarıyla en iyiler.)

İşletme bölümüne yeni başlayan öğrencilere genellikle sorarım: “bir işletmenin varoluş amacı nedir?”. Öğrencilerin çoğu bu bölümü bitirmenin ne kadar kolay olacağına dair bir rahatlama hisseder ve bıyık altından gülümseyerek el kaldırıp cevap verirler: “kar etmek için”. Lise boyunca maruz kaldıkları şeylerin arasında Nietzche yoktur maalesef. Bu yüzden “insan olmanın” ve “yönetici/lider olmanın” nasıl birbirinden ayrılamayacağını konuşmaya başlarız. Ortada iki soru vardır: (1) işinizi yönetirken vicdansız bir varlık gibi davranıp akşam eve gidince iyi bir insan olabilir misiniz ve olmak ister misiniz?, ve (2) böyle olursanız yönettiğiniz şirketten nasıl bir cacık olur? İnsan olmak kapının önüne çıkmak ve onlarca yıldır ekibinizde çalışan insanlarla doğrudan konuşacak cesarete ve iyi niyete sahip olmaktır. Lider olmak ta kendini kızgın ve kaybolmuş hisseden bu insanlara onun yerine umut ve aidiyet duygusunu verebilmektir. Hesap makinesi liderliğin yerini tutamaz.

Şirketlerin kar etmesi nefes almak gibidir. Onsuz yaşayamazlar. Ama amaç bu mudur? Bir insana hayattaki amacını sorduğunuzu düşünün, cevabı “nefes almak” olsun. Bu kene gibi bir parazit için uygun bir cevap olabilir, ama insan dediğinin bir iddiası olmalı. Ticari işletmeler ekonomik koşullara göre zaman zaman az ya da çok kar edebilir. Ama ortada her ne varsa arkasındaki sebep nadiren acımasızlıktır. Genellikle başarının sebebi çalışanlarınıza güzel bir amaca hizmet etme ve aidiyet duygusunu, topluma ise kendisi için değer yaratmak konusunda samimi olarak çabalayan bir sosyal varlık olduğunuz duygusunu verebilmenizdir. İnsanların çaresizlikten değil, tercihleri nedeniyle çalışanınız veya müşteriniz olmasını istiyorsanız tabi. İşte bu yüzden işletme eğitiminin esası hesap değil ahlak ve davranış bilimidir.

İnsanı evrimsel olarak başarılı bir maymundan fazlası yapan şeyler doğal ya da doğuştan değildir. Bunlar insanlık olarak bizim iyi ve kötü deneyimlerle keşfettiğimiz kollektif tecrübeden ortaya çıkıyorlar. Vahşi bir sürü olmak yerine işbirliği ile bir uygarlık yaratmanın yolu birbirimize karşı iyi olmaktan geçiyor. Bu doğal değil, ayrıca her zaman kolay da değil. James Joyce’un güzel ifadesiyle “milyonuncu kez gidiyorum … dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını”.

İşte bu yüzden yönetici adaylarına vicdan dövmeyi öğretmek bizim verdiğimiz eğitimin en önemli kısmı. Bugünden bakınca söyleyebilirim ki Tuncay Özilhan ve diğer Migros yöneticileri bu dersten fena çaktılar.

* Oba, B., & Gençer, M. (2016). The ghost in the system: Critical management studies in Turkey. In Critical Management Studies (pp. 203-218). Routledge.

YERSİS Proje raporu ve sitesi yayında

TC Sanayi ve Teknoloji Bk. Kalkınma Ajansları Genel Md. ile yürüttüğümüz bir yıla yakın süren çalışmanın sonunda “İller Ve Bölgeler Arası Sosyo-Ekonomik Ağ Ilişkileri Raporu” yayınlandı. Çalışmanın bir parçası olarak ortaya çıkan YERSİS web hizmeti de araştırmacılar için yayında. link